Bazı düşünürler vardır, adını duyunca bile içimiz ürperir. Kitaplarının ilk satırında beynimize düşen karıncalanma, üçüncü paragrafta ‘Ben bunu niye okuyorum?’ hissine dönüşür. Ama durup düşündüğünde, çağlarının çok ötesine konuştuklarını fark edersin.
İşte o düşünürleri bugünün WhatsApp gruplarına, AVM koridorlarına ve dizi sahnelerine yerleştirdim. Biraz mizah, bolca kuram ve hepsinin gölgesinde bir Türkiye panoraması…
McLuhan televizyon izlerken ‘Medya mesajdır!’ diye bağırıyor. İçerikten önce kullandığın aracın seni değiştirdiğini söylüyor. Chomsky ise kumandayı fırlatıp ekrandaki görünmeyen propaganda ellerine dikkat çekiyor: Sen bağımsız haber sanıyorsun, sistem sana yalnızca ‘müjde’ gösteriyor.
Stuart Hall sosyal medya yorumlarına takılmış: ‘Ben o mesajı öyle çözmedim teyze!’ Kodlama–çözümleme teorisi tam da bu; gönderen ne demiş olursa olsun, alıcı mesajı kendi dünyasına göre anlıyor.
WhatsApp grubunda biri siyasi tercihini söylüyor, tüm grup susuyor. Elisabeth Noelle-Neumann beliriyor: ‘İşte suskunluk sarmalı!’ Azınlık konuşuyor, çoğunluk baskınmış gibi duruyor. Sandık başındaki sessizlik belki de bastırılmış çoğunluk.
Pazarda gezen Lazarsfeld, dedikoducu Ayşe Teyze’yi gözlemliyor. Kimse haberi televizyondan değil, ondan öğreniyor. Bilgi iki aşamalı geliyor: önce medya, sonra kanaat önderi. Mahallenin influencer’ı bazen bakkal, bazen YouTube yorumcusu.
Habermas kahvehanede çayını yudumlarken ‘Kamusal alan burada’ diyor. Herkes konuşup tartışıyor; ama bir yandan aynı diziyi izliyor. İletişimsel akıl algoritmanın gölgesinde çalışıyor.
Barthes bir karpuz reklamına bakıp ‘Bu karpuz değil, doğallık miti!’ diye çıkışıyor. Organik etiketin altında bile pazarlama var. Kafandaki doğallık algısı kurgulanmış bir göstergeye dönüşüyor.
Baudrillard AVM’ye girince ‘Gerçeklik bitti’ diyor. Her şey simülasyon, her şey ‘mış gibi’. Açıklanan enflasyonla hissedilen enflasyon arasındaki uçurum gibi.
Gerbner sürekli şiddet, kriz ve savaş izleye izleye dünyanın çok tehlikeli olduğuna inanıyor. Kültivasyon teorisi; korku kültürüyle bireyleri yönetmenin bir yoluna dönüşüyor.
Althusser sınıfta öğretmeni izleyip devletin insanı yalnız polisle değil öğretmenle de kontrol ettiğini söylüyor. Bugün bunu televizyonda, dizide ve sosyal medya algoritmasında görüyoruz: Hangi haberler görünür, hangileri gizlenir?
Tarde’ye göre taklit bulaşıcıdır; moda da dedikodu gibi yayılır. Lasswell küçük bir çocuk gibi sorar: ‘Kim, ne diyor, kime, hangi araçla, ne etkiyle?’ Her gün hangi mesajlara maruz kalıyoruz; devletin mi, sermayenin mi, algoritmanın mı etkisindeyiz?
Adorno ve Horkheimer son noktayı koyuyor: ‘Kültür endüstrisi seni uyuşturur.’ Her gece aynı diziler, yarışmalar, aynı gündem… Sistem seni yalnız bilgilendirmiyor, eğlenceyle de yönetiyor.
Bourdieu düğünde halay çekenleri izleyip kapitalin her yerde olduğunu not ediyor. Takılan altın, giyilen kıyafet, oynanan halay bile sınıfsal sermayeyi temsil ediyor. Yanındaki dayı ‘Halaya katılsana’ diyor; Bourdieu ise ‘Bu bir habitus!’ diye cevap veriyor.
Güldük, eğlendik, biraz da ‘Aa evet ya!’ dedik. Ama şimdi bir durup düşünelim: Bu düşünürlerin kuramları bugün telefonumuzda, haber akışımızda, alışverişimizde ve gündelik hayatımızın tam ortasında yaşamaya devam ediyor. Ayşe Teyze diyorsa doğrudur demeden önce, mesajı kimin kurduğunu ve bize hangi araçla ulaştırdığını bir kez daha sorgulayalım.
